Devrimci Gençlik
   
 
  Kurtuluş Hareketi


kurtuluş


KURTULUŞ HAREKETİ


TİP içerisindeki ayrılıkların bir varyantı olarak gelişmiş olan THKP hareketi klasik MDD hareketine göre önemli bir farklılık arzetmekteydi. Diğer MDD varyantları gibi devrimin gerçekleşmesini halk savaşının zaferinde görüyor olsa da, onlardan farklı olarak, Türkiye'de emperyalizme bağımlı bir kapitalizmin egemen olduğunu savlıyor ve dolayısıyla devrim süreci içerisinde işçi sınıfının yerini farklı değerlendiriyordu. Türkiye'nin güneydoğu Asya ve Afrika ülkelerinden ziyade Latin Amerika ülkeleriyle benzeştiği ve tarihsel gelişmenin bu ülkelere paralel olacağı tesbit ediliyordu. Bu yaklaşım silahlı mücadele konusunda da Latin Amerika'ya benzer bir rotanın benimsenmesine yolaçtı.

Klasik MDD tezlerinin etkisi ve yeni tesbitler hareket içerisinde işçi sınıfının devrimdeki konumu üzerine nüansların gelişmesine yolaçmıştı. Her ne kadar ideolojik öncülük görüşü terkedilmemişse de, "ideolojik, politik, örgütsel" öncülük üçlemesi, bunun köylü ülkelerindeki kavranışından sıyrılmaya çalışmanın bir ifadesiydi. İşçi sınıfının gelişkinliği devrimde şehirlerin baştan sona kadar önemli bir yere sahip olacağı görüşünü hakim kılmıştı. Bu yaklaşım hareket içerisinde yeralan unsurların bir yandan şehir gerillasına hazırlanırken, dığer yandan da işçi sınıfıyla ilişkilere yönlendirilmesine yolaçtı. Bir çok militan kırlarda köylüler arasında çalışma yapmak ve üs yerleri araştırmak yerine fabrikalar ve işçi mahalleleriyle ilişkiler geliştirmeye başladı.

Klasik MDD görüşlerinden gelmiş olan kişiler açısından Türkiye yarı sömürge bir ülke olarak özgün bir konumda bulunmaktaydı ve bu düşünce Türkiye'ye özgü devrim yolunun ne olacağı konusunda kafa yorulmasına yol açıyordu. 1970'in sonları hemen hemen bu tartışmayla doluydu. Hızla hakim olan olumlu yönelim, sınıf hareketi içerisinde örgütlenme geliştirilirken gerilla mücadelesinin o dönemin hızlı gelişmeleri açısından uzun kabul edilebilecek bir hazırlık döneminden sonra şehir gerillasının propaganda amacına da yönelik olarak dışa vurulmasının düşünülmekte olmasıydı. Bu zaman zarfında, belli bir yığınsallığa zaten sahip olan hareket bunu geliştirecek, öncelikle savunma amacına, giderek düşmanı yıpratmaya yönelik bir gerilla hareketini inşa edecekti.

Şubat 1971'e kadar şehir gerillası hazırlıklarını gizlilik içerisinde sürdüren ve bunu pratikte yürütse bile açıklama niyetinde olmayan hareket, bu tarihten sonra THKO'nun kendisini açığa koyuşu ve ülke çapındaki gelişmelere paralel olarak kendisini eylemleriyle açığa vurdu. Ve bunu yeni dönemin özelliği olan 12 Mart darbesine karşı "onun faşist yüzünü açığa çıkarma" eylemleriyle geliştirdi. Hareket saflarında hem şaşkınlık hem de sevinç yaratan girişim, kısa dönemli başarılarının ardından yediği darbelerle sorgulama eğiliminin öne çıkmasına neden oldu; silahlı mücadele üzerine değişik değerlendirmeler, örgütün milli mesele, Kemalizm vb. görüşlerinin de sorgulanmasıyla devam etti. Kurtuluş Hareketinin ortaya çıkışının bu sorgulama sürecinin bir ürünü olduğu söylenebilir. Örgüt içerisindeki belli bir kesimin hareketi Amerikan emperyalizminin bir provokasyonu olarak değerlendiren görüşlerinin yarattığı savunma duygularına rağmen, Kurtuluş Hareketini oluşturan çevre "yığınlardan kopuk bir gerilla mücadelesinin bir sola savrulma" olduğunu tesbit ederken, hareketi milli mesele ve Kemalizm çerçevesinde stratejik olarak eleştiriye tabi tuttu. Bulanıklık içerisinde devam eden "işçi sınıfının devrimdeki öncülüğünün mahiyeti" Türkiye gibi bir ülkede "ideolojik önderlik" savunusunun ikameciliğe tekabül ettiği tesbitiyle birlikte berraklaştırılarak, işçi köylü ittifakı içerisinde işçi sınıfının fiili önderliği görüşüyle noktalandı.

Kurtuluş Hareketini oluşturmuş olanlar 1974 içerisinde ve sonrasında, kendilerinde ve başkalarında ortaya çıkan değişikliklere ve birlik arzularına bağlı olarak kendi çevrelerini örgütlemekten değil, solun parçalanmışlığına son verecek girişimlerin geliştirilmesinden yana oldular. Ne var ki, gerek kendi yetersizlikleri ve gerekse solda egemen olmaya devam eden sekter anlayış nedeniyle başkalarıyla biraraya gelmek bir yana kendi içlerinde de parçalanmaya başladılar. Bu dönemin özelliklerinden biri olan ideolojik bunalım her çevreyi hızla "görüş bulmaya" zorluyordu. THKP'lilerin bir kesimi ÇKP'nin görüşlerine sarılarak "Militan Gençlik" ve sonra da "Halkın Yolu" hareketini oluşturdular.

Daha önce TSİP, Kıvılcımlı'nın görüşleri etrafında kurulmuş ve zaten THKP taraftarlarını örgütlenmeye zorlamaktaydı. Militan Gençlik hareketinin ortaya çıkışından sonra kalan THKP'liler arasındaki ilişkiler birlik umutlarının da sönmeye yüz tutmasına bağlı olarak daha fazla örgüt oluşturulması doğrultusunda gelişmeye başladı. Ancak örgütlenme zeminin ne olacağı konusunda mutabakat oldukça zayıftı. Kurtuluş Hareketini oluşturmuş olan kesim gençlik hareketinin önemini yadsımamakla birlikte esas olarak hareketin asıl zaaflı yönünü oluşturan sınıf içerisindeki çalışmayı vurguluyor ve eldeki olanakları bu doğrultuya sevkediyordu. Bu durum gençlik içerisinde çalışma sürdürmekte olanlarla gerginliğin giderek artmasına neden oluyordu. Hem THKP'ye yöneltilen eleştiriler hem de gençlik içerisinden sürekli adam alma "gençliğin devrimci eyleminin birliğinin" solun birliğinin anahtarı olduğunu düşünen Devrimci Gençlik ve sonra da Devrimci Yol hareketini oluşturanlarca kabul edilebilir sınırların ötesine geçtiğinde ayrılık birkaç saatlik toplantının sonunda ve sonradan hiç sözü edilmeyecek olan gerekçeler üzerinde gerçekleşti. Sorun elbette ki, Avusturya prensinin öldürülmesi değil, yönelimlerdeki farklılıkta yatmaktaydı.

Bu zamana kadar çeşitli parçalara bölünmüş olan sosyalist hareketin her bir parçası gençlik hareketi içerisinde kendisine alan ayırmakta ve fırsatın kaçtığı düşüncesini yaratmaktaydı. Kurtuluş önderlerinin ise bu saate kadar ortaya koydukları sistematik bir çerçeve henüz ortada yoktur. Onlar, Ampriokritisizm, öncü savaşı, milli mesele, Kemalizm, işçi sınıfı, birlik gibi sorunlarda kendı içlerinde ve değişik çevrelerle tartışma sürdürürken hayat akmakta ve kendisine yol gösterici teorinin acil ihtiyacı içerisinde bulunmakta idi. Hapishaneden yapılan girişimlerle oluşturulmuş olan küçük bir çevre de aynı ihtiyaç içerisinde "Bunlar lüzumsuz işlerle uğraşıyorlar, kendi göbeğini kesmek gerekir" diyerek "Acilciler" diye bilinen hareketi oluşturmuştu. Bir an önce bir "teori"ye sahip olma görüşü THKP taraftarlarının önemli bir kısmını zaten çoktan sarmıştı. THKP'nin görüşleri de vardı. Kurtuluş önderliği ise, çapının sınırlılığı içerisinde geliştirdiği görüşleri oldukça yavaş bir biçimde sistematize etmekteydi. Halbuki, THKP'ye olan sempati gençlik içerisinde büyük bir hızla yayılmaya devam ediyordu; onun görüşleri üzerine temellenmek en avantajlı olanıydı. 1975 yazı ve sonbaharı bir yandan Kurtuluş'un görüşlerinin sistemleştiği diğer yandan da Devrimci Gençlik'le ayrılığın gerçekleştiği dönem oldu. Kurtuluş'un görüşlerini sistemleşmiş olarak ortaya koymasından sonra bazı önemsiz katılmaların dışında birlik konusunda ciddi bir adım atılamadı. Kurtuluş Hareketi de diğer hareketler gibi Türkiye ve Kürdistan'ın değişik bölgelerinde örgütlenmesini geliştirdi. Başlangıçta ilişkilerinin gençlik içerisinde sınırlı olmuş olması hareketin hedefleri açısından en büyük dezavantajı oluşturuyordu. THKP'ye yönelttiği eleştiriler, ve sömürge tezini savunurken, Kemalizmi müttefik değil, azgın bir şovenizm olarak niteliyor olması, gençlik içerisinde ayrılıkla birlikte önemli bir tecrite uğramasına yolaçmıştı. Buna rağmen Mayıs 1976'da Kurtuluş Sosyalist Dergi'nin yayınlanmaya başlaması hareketin görüşlerinin Türkiye ve Kürdistan'ın her yanından tanınmasına ve aktif bir mücadelenin geliştirilmesine engel olmadı. Kurtuluş dergisi çıkışından kısa bir süre sonra 12.500 tiraja ulaştı.

1977 Kurtuluş Hareketi açısından hem etkinliğini büyük bir hızla artırdığı hem de örgütlenme doğrultusunda sistemleşmiş ilk adımları attığı yıl oldu. Hareket "çavuşluk sisteminden" kurtarılıp, belli kurallara bağlı bir yapılanmaya doğru geliştirilirken demokrasi kayguları da kendini ortaya koymaya başlamıştı. Daha önce Kurtuluş Sosyalist Dergi'nin kuruluşunda yapılan anlaşmaya göre, hareket içerisinde ortak görüşler egemen kılınmaya çalışılırken, farklı olan görüşlerin kendilerini açıkça yayma hakkı korunmuş ve görüş farklılıklarını meşru sayan bir zemin benimsenmişti. Böyle bir zeminin benimsenmiş olması egemen olan gelenek karşısında görüş farklılıklarına sahip olanların görüşlerini açıkça ilan etmelerine yetmiyordu. "Kurtuluş" imzasının dışındaki bir imzayla çıkacak her yazı ayrılık anlamına gelebilir ve tecritle sonuçlanabilirdi. Farklılıklar esas olarak Merkez Komitesi'nde dile gelebilmekteydi. Bu durumun yarattığı komplikasyon ise örgüt içerisinde farklı görüşlerin yer yer gizli yayılması oluyordu. Bu duruma ilk kez son veren 1978 Konferansı oldu. Farklı görüşler konferans platformuna ve dolayısıyla da tüm örgüt mensuplarına meşru bir çerçeve içerisinde sunulmuş oldu. Kısa zaman içerisinde hareketin sınıfsal kompozisyonunun arzulanan doğrultuda gelişmemekte olduğu ortaklaşa olarak bilince çıkarıldı ve bu tartışma süreci içerisinde uvriyerizme eğilimli bir kesim kendisini pekiştirdi. İşçi sınıfına göre ağırlıklı olarak başka kesimler içerisinde gelişmiş olmak harekete işçi sınıfına doğru bir rota verme zorunluluğunu hemen bütün örgütün bilincine çıkarmıştı.

Merkez Komitesi 1978 başlarında aldığı bir kararla gerek Kürdistan'daki faaliyeti desteklemek ve gerekse sınıf içerisindeki örgütlenmeye hız vermek amacıyla kadroları buna göre düzenlemeye girişti. Ancak Merkez Komitesi içerisinde hem Kürdistan'a verilen destek konusunda hem de işçi sınıfına yönelik tedbirler konusunda şiddetli bir muhalefet gelişti. Kürdistan'a destek verme görüşüyle, kadroları işçi sınıfı içerisine yöneltme görüşü birbiriyle zıt bulunurken anti-faşist mücadele konusunda da görüş farklılıkları gelişti. Bir eğilimin düşüncesi; "hareket bütün kadrolarını yalnızca işçi sınıfına yöneltmeli"ydi. Aynı görüş, faşizme karşı mücadelenin de gittikçe marjinalleşeceğini ve dolayısıyla, anti-faşist siperlerde saplanıp kalmanın sınıf çalışması açısından bir kayıp oluşturduğunu öne sürmekteydi. Merkez Komitesi'ndeki tartışmaları örgüte maletmek amacıyla aynı yılın yazında birinci örgüt konferansı toplandı. Konferans Merkez Komitesi çoğunluğunun görüşlerinin bütününü kahir ekseriyetle onayladı. Konferansın bu desteği Merkez Komitesi'nin kararlarının hızla hayata geçirilmesine olanak sağladı ve aktif anti-faşist mücadele sürdürülmeye devam edilirken, hem Kürdistan seksiyonu güçlendirildi hem de işçi sınıfı içerisindeki mevziler eskiye göre önemli ölçüde geliştirildi.

Hareket 1979 DİSK kongresinde ilk defa hesaba katılması gereken büyüklükte bir grup oluşturdu. Uvriyerist eğilimin faşizm konusunda da ağır yanılgılar içerisinde olduğu, faşist saldırıların çığ gibi büyümeye devam etmesiyle bariz bir biçimde ortaya çıktı.

Hareketin milli meselede görüşlerini derinleştirmesi bir yandan Stalin'e en sıkı bir biçimde sarılmasını getirirken diğer yandan da bütün bir hareketi enternasyonalizm ve demokrasi konusunda eğitmekteydi. İlk kez olarak Kürdistan'daki örgütlenmenin biçimi üzerine olan tartışmalar Leninist örgüt anlayışı konusunda bürokratik kavrayıştan sıyrılınmasına, demokratik merkeziyetçilik kavrayışının varolan yorumlardan farklı bir muhtevada ele alınmasına olanak sağladı. Kürdistan'da örgütlenme içerisinde özerk bir yapılanmanın yaratılmasının benimsenmesi sadece emir komuta zincirinden oluşmayan bir parti yapılanmasını tarif ederken hemen yanında yerel birimlerin merkez karşısındaki özerklikleri düşüncesini de geliştirdi. O zaman egemen olan anlayış içerisinde bir partinin içerisinde özerk yapılanmaların varolması kabul edilebilir bir durum değildi. Kurtuluş örgütü ise bünyesinde aslında ikinci bir parti olan bir yapılanmayı oluşturmayı, ve gerektiğinde bu partinin en kolay bir biçimde ayrılıp ayrı bir parti olarak çalışabilmesini savunmaktaydı. Yerel örgütlerin de kendi alanlarıyla sınırlanan programlar oluşturmak suretiyle merkezden nisbeten özerk bir biçimde çalışabilmeleri örgüt içerisinde benimsendi. Örgütlenme alanında bu noktaya kadar geliştirilen görüşlerin genel bir sosyalist demokrasi kavrayışı içerisinde sistemleştirilmesi 1980 darbesine kadar gerçekleştirilemedi. 1980 darbesi ise sadece örgüt yapısındaki altüst oluşlara neden olmadı aynı zamanda, belli bir kesimde teorik savrulmalara da -neden oldu. Milli mesele konusunda olduğu gibi örgütsel yaşamda da etkileri hemen ortaya çıkan sekter bir yaklaşım darbe sonrası yeniden düzenlenme çalışmalarına damgasını bastı. Uvriyerist eğilimle birlikte politbüroyla çatışmaya giren birçok kişi sekterizmin tırpanını yedi. Ne var ki, politbüronun bu tutumu, örgüt içerisinde belli bir destek sağlamış olsa da, Merkez Komitesi'nin çoğunluğunca benimsenmedi. Darbe sonrasında ilk kez olarak ancak 1983'te toplanan tam üyeli Merkez Komitesi sekter uygulamaların ifadesi olan tüm kararları iptal ettiği gibi teorik alandaki ifadeleriyle birlikte politbüroyu özeleştiriye davet etti. Yapılan bir aylık tartışmalar politbüroyu sekter ve sağ bir çizgiye saplandığı konusunda ikna etti ve özeleştiri yapmalarını sağladı. Kararların sonucu olarak örgütten ihraç edilmiş olan herkes eski konumlarına geri çağrılırken, hesabın Merkez Komitesi içerisinde bitirilmeyeceği ve uzun bir tartışma döneminden geçileceği ilan edildi.

Tartışmaların bitiminde örgüt konferansının toplanacağı, Merkez Komitesi'nin yeniden seçileceği ve mevcut Merkez Komitesi'nin geçici bir fonksiyon sürdüreceği de birlikte ilan edildi. Tartışmalar kısa zamanda bütün örgüt bünyesine yayıldı. Sınırsız bir biçimde her konu tartışma gündemi içerisine girdi. Uvriyerist eğilim ise yapılan davete ayrı bir örgüt oluşturarak yanıt verdi. Esas olarak sahip oldukları anti-demokratik kavrayış ve devrimci mücadelenin çok geri siperlere itilmiş olması, onlar için örgüt içerisinde olup olmamayı önemli bir sorun olmaktan çoktan çıkarmıştı. Farklı görüşlerden biri, azınlıkta kalan birileri olmak yerine, "küçük burjuvalardan arınmış, kaynaşmış küçük bir grup olmak" bu eğilim için tercih edilir bir konumdu.

Bir yıl boyunca süren tartışmalar örgütün demokrasi kavrayışını geliştirdiği gibi, teorik düzeyinin gelişiminde de önemli bir rol oynadı. 1984 içerisinde yapılan konferans büyük bir oy çokluğuyla demokrasi ve enternasyonalizm çizgisini onaylayan kararlar aldıktan sonra Merkez Komitesi seçimlerinin yapılmasını kararlaştırdı. Seçimlere bütün üyelerin katılımı sağlandı ve Merkez Komitesi doğrudan oyla seçildi. Bunu gerçekleştirebilmek örgüt için zor değildi. Tartışmalar bütün üyelere açık yapılmış ve örgütün yönelimini benimseyecek tezler imzalarla yayınlanmıştı. Dolayısıyla bütün üyeler kimlerin hangi tezleri savunduğunu bildiği gibi ellerine gelen aday listeleri sayesinde kimlerin aday olduğunu biliyorlardı. Seçilecek olan insan sayısında hiç bir sınır yoktu. Çoğunluk oylarını alan her üye sınırlamaya bağlı olmaksızın Merkez Komitesi'ne girebilecekti. Yapılan seçimlerin sonucu seçilen Merkez Komitesi yapılan tartışmaların geliştirdiği görüşleri kendisine temel alan bir çalışma programı yaparak hareketin yeniden toparlanmasına girişti ve kısa zaman içerisinde iki yıllık döneme ait sekterizmin izleri ortadan kalktı.

1980 başlarına gelindiğinde örgütün gündemindeki belli başlı sorun, örgütlenmenin geliştirilmesiydi. Ne var ki, bu görevin yerine getirilmesi faşizme ve askerileşmeye karşı verilecek mücadeleden bağımsız olamazdı. Yapılan tesbitler, askerileşmenin geliştirilmesinin engellenememesi durumunda, kısa süre içerisinde bir darbenin kaçınılmaz olduğuydu. Hele 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmeye çalışılması askerileşmeyi daha da zorunlu kılmaktaydı. Sosyalist hareketin zaaflı durumu açıkça görülüyor ve aynı konumda kalındığı takdirde bir darbenin solu darmadağın edeceği düşünülüyordu, Çözüm solun birbirine yakınlaşması ve işçi sınıfinın ekonomik mücadelesinin öncelikle "çadır grevleri" olmaktan kurtarılması ve siyasal hedeflere yönelebilmesinde görülüyordu. Ne var ki, ne Kurtuluş'un böyle bir görevi kendi başına yerine getirebilmesi söz konusuydu ne de böyle bir eğilimin sol içerisinde egemen olmasını sağlayacak bir etkinlik gösterebilmesi. Darbeye karşı alınacak tedbirler tartışması sürerken, hemen her kesim için "acaba bu darbe neden olmuyor?" sorusuyla beklenen 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Darbeye karşı geniş bir direnmenin gerçekleştirilememesi koşullarında geriye çekilip toparlanma ve yeni koşullara uyum sağlayarak mücadeleyi geliştirme görüşü örgüt içerisinde darbeden önce benimsenen bir görüş idi. Darbe ertesinde diğer örgütlerle yaptıkları görüşmelerde Kurtuluş'çular ortak davranılabilecek hiç bir çevrenin orada olmadığını görüp geri çekilme kararını uyguladılar. Ne var ki, bu kararın uygulanması sağlıklı bir plana bağlanamadan, öngörülenlerin bile bir çoğu yerine getirilmeden polis operasyonlarıyla yüzyüze geldiler.

Örgüt bu dönemde bir çok diğer örgüt gibi yığın hareketinin yeniden geriye geleceği konusunda umutluydu. Daha önce geliştirilmiş olan devlet tezlerinin ışığında yeni iktidarın askeri bir diktatörlük olduğunu ve uzun vadeli olarak kalabilmesinin olanaklı olmadığını tesbit ederken, gelişen kitle mücadelesi karşısında faşistlerle birleşerek faşist bir diktatörlüğün yığın desteğine de bağlanarak gerçekleştirilebileceği öngörülmekteydı. Ne var ki, örgütün beklediği yığın hareketi de gelmedi, faşist diktatörlük olasılığı da ortaya çıkmadı. Varlığını esas olarak gizli ilişkiler içerisinde koruyup geliştirmeye çalışan örgüt hemen her altı ayda bir ciddi düzeyde kayıplar verdiren polis operasyonlarına karşı direnişini sonuna kadar sürdürdüyse de en ileri kadrolarının çok büyük bir çoğunluğunun yakalanmasını engelleyemedi. Örgütün 1985'de yediği darbeden sonraki faaliyet alanı büyük ölçüde daraldı. 1986'da yapılan kongre ve 1987'de yapılan örgüt konferansıyla örgütün o güne kadarki teorik gelişmesi daha ileri boyutlara ulaştırılırken pratik olarak sürüklenilen en geri konumdan ileriye doğru bir yöneliş de başladı. Hareketin kaybettiği yığın ilişkileri yeni biçimler içerisinde yeniden kazanılmaya başlanırken, buna paralel olarak bu zamana kadar olan teorik birikim de solun en geniş kesimlerine ulaştırılma olanağına kavuştu.

Sosyalist hareketin gerek ülkedeki genel dönüşümler ve gerekse zorlamalar sonucu kazandığı sınırlı yasallık ortamı Kurtuluş'un kendisinin benimsemiş olduğu gündemi en geniş kitleye ulaştırabilmesi olanaklarını yarattı. Kendi gelişim sürecini ekonomizme karşı mücadele ve bu mücadele sayesinde gelişme olarak değerlendiren örgüt tüm dünyadaki sosyalist hareketin bu sürece girmesi gerektiğini savunurken, Türkiye ve Kürdistan solunun da aynı süreci yaşaması ve yeniden saflaşarak birleşme yollarını araması gerektiğini tesbit etmekteydi. Henüz sosyalist ülkelerdeki Glasnostla başlayan gelişmelerin ortaya çıkmadığı dönemde başlatılan bu mücadele, sınırlı çevrede yankı bulurken, alt-üst oluş dönemiyle birlikte, aynı içeriklerle olmasa bile hemen tüm solun gündemi haline geldi.

Enternasyonalizm ve bu çerçevede ulusal meselenin değerlendirilmesi, işçi sınıfının yerine kendilerini ikame eden anlayışlara karşı mücadeleden geçerek gelişen sosyalizm kavrayışı kendisini ulaştığı belli bir noktada sosyalist demokrasi olarak formüle etti. Örgütün tümünün aynı süreci her dönemde birlikte yaşayamamış olması örgüt içerisinde görüş ayrılıklarını çoğaltmışsa da bu görüş etrafında birleşilmesini ortadan kaldırmamıştır. Tam tersine en büyük çoğunluk birbirinden farklı argümanlara sahip olsa bile sosyalist demokrasiyi benimsemekte ve onu kendi yordamı içerisinde geliştirmeye çabalamaktadır. Buysa bir bakıma başka bir dinamizm kaynağı oluşturmaktadır. Örgüt geçmişte geliştirmiş olduğu temel tezlerin hepsine sosyalist demokrasinin sağladığı genişlemiş içeriğiyle sahip çıkmaya devam etmekte, bu konuma ulaşmasını Lenin'in ekonomizme karşı başlatmış olduğu mücadeleye sahip çıkmak ve bu sahiplenme sayesinde oluşturulmuş olan tezlerin bir ürünü olarak değerlendirmektedir.

80'lerin sonları ve 90'ların başları Kurtuluş hareketi açısından ilk oluşumunun tekrarını andırmaktadır; ama çok farklı bir düzeyde ve farklı ilişkiler içerisinde. 1974-76 arası Kurtuluş, hareketi açısından solun birliğinin gerçekleştirilmesi için verilmiş mücadeleler dönemiydi; ama örgütsüz ve cılız bir teorik cephanelikle, üstelik kafasını kaybetmiş bir kuş gibi önderliğini yitirmiş olarak. Ama 90'lara böyle ulaşılmadı. Birçok onurlu devrimcinin mücadelenin her alanında verdikleri fedakar mücadeleler ve teorik cihazlanmayla solun birliğinin gerçekleştirilmesi mücadelesi içerisinde yer alıyor. Kurtuluş örgütünün sekterizmden uzak, bilimsel sosyalizmi geliştirmeye çalışan kavrayışı bu kez kuşkusuz birliğin önemli bir dinamiğini oluşturacaktır.

 

Kurtuluş örgütü bugün II. Enternasyonal'in Lenin'in devrimci geleneğine karşı her cephede ilerleme kaydeden saldırısına karşı bir saldırının geliştirilmesinin zorunlu ve olanaklı zamanı olduğunu tesbit etmekte ve dünyayı devrimci yöntemle dönüştürmek düşüncesinde olan sosyalistleri Lenin'in saldırısını günümüz koşullarında geliştirerek aynı parti çatısı altında, çoğulcu bir düşünceyle gerçekleştirmeye çağırmaktadır. Örgütün bu çağrısı basitçe kendi saflarına katılmaya indirgenemeyecek olan sosyalist mücadeleyi bugün olduğu konumdan nitelikçe farklı bir senteze ulaştırma çağrısıdır.







Devrimci Liseliler
 
Karl Marx
 
Dunyayı Anlamak Yetmez Degiştirmek Gerekir...
Lenin
 
Cinayete Tanıklık Edince Tarafsız Kalamazsın.Durdurmak İstemessen Taraf Tutmuş Olursun.
Mahir Çayan
 
Onların Bugun Buyuk Goren Guçleri ve İmkanları Vız Gelir Onlar 1 avuç Biz İse Milyonlarız Kaybedecegımız Birşey Yok Kazanacagımız Koskoca Bİr Dunya Var!!!
Che Guevara
 
Ölum Nereden nasıl gelırse gelsın ...Şavaş Sloganlarımız kulaktan kulaga yayılacaksa sılahlarımız elden ele dolaşacaksa ve baskaları cenazemızde zafer naraları atacaksa olüm hoş geldi safa geldi.
 
Bugün 1 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi Bedava-Sitem.com ile ücretsiz oluşturuldu. Siz de kendi web sitenizi ister misiniz?
Ücretsiz kayıt ol